Up-In-Smoke-300x225

Gazoz eşliğinde içilen sigara ile çay eşliğinde içilenin tadları arasında uçurumlar var. Sıcaklık, nem ikilisinin dili damağa yapıştırdığı bir ortamda ise ağzı ve boğazı serinletmek yakmaktan daha mantıklı geldiğinden tad aleyhindeki bu unsura katlanmak gerekiyor Temmuz öğlenlerinde. İnsanların kendilerini kaçarcasına dışarı attıkları binalardan boğucu güneşe teslim etmeleri akla yakın görünmese de daha önce bahsini ettiğimiz “köşeye sıkıştırılmışlık” duygusundan ötürü anlayışla karşılanmalı. 35 °C ve %90 nem altında nefes almak, 20 °C’ye kadar soğutmayı başarabilen klimaların mekanında nefes almaktan çok daha rahat.

Günlerin kısalmaya başlamasıyla birlikte insanların iç çekerek zamanın akıp geçtiği gerçeğini tekrar dile getirmeleri onları gereksiz melankolilerin kurbanı haline getiriyorsa da çaresizlikleri göz önüne alındığında suçlamak da gelmiyor içimden. Hani şairin dediği gibi “Bütün kabahat sende demeye de dilim varmıyor kardeşim; ama kabahatin çoğu sende”

Cibran, “Siz, kendinizi azgın akan nehrin sularına kaptırmış giderken bizleri duymazsınız; ama biz fısıltılı gecelerde keskinleştirdiğimiz kulaklarımızla duyarız sizin coşkun kahkahalarınızı” demiş. İnsanların kendilerini yaşam dedikleri azgın nehrin sularından kurtarabilmelerinin yolu nedir? Cibran gibi sefil bir köşeye çekilip delicesine arzu ettiği memleketine gitmeyi dahi başaramayacak bir acziyet içinde yaşamaları mı? Yoksa nehrin akıntısına kendilerini bırakıp umursamazlardan olmaları mı? Nehrin akıntısına bırakmanın pek işe yaramadığı aşikar. Terapistlerin ve psikiyatristlerin bu kadar egemen ve etkin oldukları bir dünya buna apaçık bir delil teşkil ederken insanlara Cibran’ı anlatabilmek post-modern zincirlerle köle edilmiş zihinlerinin kaldırabileceğinden daha ağır bir yük.

Hayata dair bitmeyen hazırlıklarımızın yarıda kesileceğine dair korkumuz bizi “hizaya sokarken” Diyojenist yaklaşımların zihnimizde yer bulması mümkün mü? “More is better” felsefesinin pompalandığı –mümkün olan her kanaldan pompalandığı- bir dünyada Schumacher’in “Small is beautiful” feryadı, pek cılız bir sesini duyurma çabası olarak kalmıyor mu?

Bugün ya da yarın… Hiçbir şeyin değişmeyeceği tezine temellenmiş umutsuzluğumuz Süleyman’ın “Güneş, yeni olan hiçbir şeyin üzerine doğmadı” savıyla perçinlenirken Çetin Altan’ın “Enseyi karatmayın” tesellisi yüreklerimize ne kadar su serpebilir?

Cevaplarını çoktan vermiş olmam gereken bu sorunların hala zihnimi kurcalıyor olması basiretsizliğimden ziyade güçsüzlüğümden kaynaklanıyor. Hayatla ve kendimle yüzleşmelerimde karşıma kafa patlatmaya değer sorunlar çıkıp da ben meselenin içinden çıkamayınca suçu Allah’a ya da hayatımda olmayan unsurlara atarak kenara çekilmem ucuz bir savunma mekanizması. Ucuz ama gerekli… Kaçak ama ayakta tutan… Korkak ama ümit veren…

Soruların cevapsız kalmadığı bir dünyada yaşamanın nasıl olacağını merak ettim her zaman; ama tahayyül edemiyorum bir türlü. “Neden Allahım? Neden” diye haykırdığımda “Çünkü aptalsın. Hayatında şunları şunları değiştirmen gerekiyor. Hemen!” diye bir cevabın geldiği ve bu diyaloğun böylece sürüp gittiği bir dünya cennet mi olurdu cehennem mi? Matrix’çi yaklaşım “özgür irade”nin ortadan kaldırılacağı endişesiyle cehennem olarak niteleyecekken cevapsızlığın çilesini çeken yığınlar cennetin başka türlü bir yer olamayacağında ısrar edeceklerdir. Cevapsız soru kalmayan yer ancak “Cennet” olabilir. Halbuki cevapsızlarımızdan birisi de “Cennet var mı?” sorusu değil mi?

Ön kabullerle başlamış ve sineye çekmelerle devam etmiş olan yaşamımızın sonuçlarından sorumlu tutulduğumuz dünyada cevapsızlarımızın olması –hatta artarak olması- son derece doğal değil mi?