Bir dost nasihat etti: “Seni sevmeyeni nasıl seviyorsun? Anlamıyorum bir türlü. Sevmiyorsa boşver gitsin!” Diyemedim bir şey. Cevap, hüzün çöreklenmiş midemden yukarılara doğru yükseldi de boğazıma düğüm olup takıldı. Diyemedim “Sevda, bir muhasebe kaydı mıdır ki alacak-verecek meselesine çevirirsin? Ne aldım bugün yardan? Bir tebessüm. Ne verdim karşılığında? Bir kahkaha. Ya bugünün hasılatı nedir? Bir buse, iki kaçamak bakış. Bizden ne gitti? Buseye canımızı kattık, kaçamak bakışlara dinmeyen hasretimizle cevap verdik. Nedir durum? Karda mıyız peki? Hayır, verdiğimiz aldığımızı geçti; ama uzun vadeye yatırım yaptık. İyi getiri bekliyoruz.”

Alabildiğince faydacı ve bireyselci bir yaklaşım olduğunu düşünsem de “boşver”menin dayanılmaz cazibesine kapılmıyor değilim zaman zaman. Post-modern demlerde –modern ne demek post ne demekse- efsanelerden, masallardan filmlere; filmlerden bizim gibi sinefillere sirayet etmiş, zamane gençliğinin “sağlıksız”lıkla yaftaladığı anlayışımız hatta alışkanlığımız hor görülüyor olsa gerek; ama bir yol dinleyin hele! Hemen “aptal romantik” etmeyin bizi. Hemen “liseli salak aşık” yerine koyup peşpeşe sıralamayın “ne kaa ekmek o kaa köfte” tavsiyelerinizi. Hele bir yol dinleyin!

Dinleyin ki yürektir bu; sevmeyeni sevebilir seveni sevebildiği kadar. Hatta belki daha fazla. Umursamayanı umursayabilir, umrunda olanı önemsediği kadar. Hatta belki daha fazla. Yürektir bu, gözlerin prizmasını şaşırtır da cüce aynası yansımanıza çevirir sizi sevdiğinizin karşısında. Sevdikçe yüceltirsiniz muhatabınızı, sevdikçe cüceleşirsiniz karşısında. Karşılık da beklemez hani; kimbilir alamayacağını bildiğindendir belki de.

Yola gelir elbet zamanla yürek de. Her derde deva zaman, gözlerdeki prizmayı da düzeltir, sirk aynalarını da tuz buz eder. Yerli yerine koyar her şeyi; ama o dem gelmeden, varın yüreklerimizi muhasebe departmanlarının tozlu raflarındaki bilanço defterlerine devşirmeyin. Bilin ki söyledikleriniz binlerce kere düşmüştür zihinlerimize. Bilin ki bu palavralardan teselli ümit ederek onlara inanmayı sizden çok arzularız; ama yine bilin ki yoktur buna imkan.

Muhasebeci Zihin: Nedir bugünün hasılatı yar hanesinde?

Ben Dediğim Yürek: Elele tutuştuk, güzel sözlerle gönüllerimizi hoş tuttuk karşılıklı.

Muhasebeci Zihin: Bu aldığın mıdır?

Ben Dediğim Yürek: Hem aldığım hem verdiğimdir.

Muhasebeci Zihin: Bundan nasıl çıkarabilirim hesabı birader? Daha net konuş benimle. Kaç birim haz aldın? Kaç ünite mutluluk eklendi gönlünün alacak hanesine?

Ben Dediğim Yürek: Nerden bileyim ben! Aklıma bile gelmedi tartmak, ölçmek, bunları düşünmek dahi gelmedi aklıma. Elimde elinden, kulaklarımda sesinden gayrısı yoktu ki. Hem eli elime değdiği an terk edip gitmedin mi beni? Bu ölçüm biçim işleri senin vazifen değil miydi? Bana ne sorarsın? Hatırla ey hesap-kitap peşindeki zihnim! Çocuktun, yeni meşin top almıştın. Mahalledeki çocuklar arasında havanı nasıl basacağını hesaplarına girişmiştin de huysuzluğu mahalleye ayan Halim Amca’nın bahçesine kaçırmıştın topunu. Ağlamıştın dakikalarca ve hatta belki saati bulmuştu ağlaman. Topun kesilecek, topsuz kalacaksın diye ağlamıştın da huysuz ihtiyar -belki huysuzluğundan belki de huysuzluğunun herkesçe bilinmesinden bıkmış olacak- vazgeçivermişti o gün Halim Amca’yı Halim Amca yapan hasletinden. Topunu sana geri vermişti. Hatırladın mı o günkü mutluluğunu; gözyaşından kahkaya bir anda geçişini ve o şen şakrak gününü. O vakit bu vakit bu mutluluğuna bir birim bulabildiysen aynı birimi yaz işte günün hanesine. Şimdi tamam oldu mu hesabın?

Bu iç cebelleşmenin varacağı nokta elbet bir nevi huzur olacaktır yeteri kadar zaman verildiğinde; ancak zaman gerek. Sevda bu, aceleye gelmez; hesaba kitaba hiç gelmez.