TRANSCENDENCE

Bir kez daha makineleşmekten korkan insanoğlunun kendi yarattığı canavara karşı canhıraş meydan muharebesine tanık oluyoruz. Frankenstein’dan beri “seni kendi suretimde yarattım” diyen ilahlarına karşı öfkesi, tiksintisi ve korkusunu çeşitli sanat eserlerinde derinlemesine inceleyen Ademoğullarının ilahları misali kendini klonlama çabaları da kesilmedi.

İnsanlık, teknolojiye karşı; mantık, teröre karşı; iyi niyetler, dürüstlüğe karşı hikayelerinden birisi aslında Transcendence. Yönetmen koltuğunda Christopher Nolan’ın kadrolu görüntü yönetmeni Wally Pfister; başrolünde Johnny Depp olunca da oldukça ilgi çekti.

Will Coster (Johnny Depp) yapay zeka alanında en yetkin bilim adamlarından birisidir. Sevgilisi ve en yakın arkadaşı le birlikte yeni ufuklar açacak bir teknoloji üzerinde çalışmaktayken teknoloji karşıtı bir terörist grubun düzenlediği saldırıda radyasyon zehirlenmesi geçirir. Sevgilisi yapay zeka sistemine Will’in benliğini yükler ve olaylar gelişir.

Hikayeleri anlatırken bilinmesi gerekenlerden biri hiç şüphesiz “Güneş, yeni bir şeyin üzerine doğmadı” prensibidir. Dolayısıyla çoğu zaman biz sinefiller nev-i şahsına münhasır, eşi benzeri olmayan yaratıcılıklara değil, üsluba vuruluruz. Özellikle Transcendence gibi çok işlenen “Technology vs. Humanity” temalı filmlerde söyleyecek orijinal bir sözünüz yoksa o sözleri nasıl söylediğiniz önemli hale gelir.

Pfister bu konuda pek başarılı olamıyor ve Nolan’ın görüntü yönetmeni ünvanının gölgesinde kalıyor. Klişelerin havada uçuştuğu, temponun bir türlü ritm yakalayamadığı hikaye, bir müddet sonra seyir zevki sahasını terk ediyor. Güç elde edince tanrılaşmaya çalışan insan, anlayamadığından korkan insan, tanrılaşma iddiasındakine savaş açan has müminler vs. vs. vs.

Pfister, bizlere bir kez daha Ahmet Arif’i hatırlatıyor: “Karnımda sözüm var, haldan bilene.” Haldan biliriz de karnı boş olanların guruldamalarına kulaklarımız tıkalıdır.