NOAH

Aronofsky ilginç bir yönetmen. Vasatı pek yok. Aşırı uçlarda gezinenlerden. Noah’da herkese aşina bir hikayeyi biraz daha karanlık ve sert ele almak istemiş. İnsan evladı Adem-Havva ikilisiyle cennetten sürüldüğünde üç evlatları Habil, Kabil ve Set ile beraber dünyaya arz-ı endam eylerler. Gel zaman git zaman çeşitli sebeplerle Kabil, Habil’i öldürerek “cinayet”i yaratır ve dünyadaki ilk bölünme Setoğulları ile Kabiloğulları arasında başlar. Mücadele alanı aynı zamanda mükafattır: Dünya.

Setoğulları dünyayı yaratılışın tamamını kutsayacak şekilde en az tahribatla kullanırken, Kabiloğulları oldukça kapitalist bir yaklaşımla tüm kaynakları hunharca tüketerek ve yaşayan hiçbir şeye saygı göstermeden çoğalma ve istilaya girişirler. Nuh da kendisinden önce gelen ataları gibi peygamberdir ve yaratıcıdan gelen emirlere harfiyen itaat ederek yaşamını idame ettirmektedir. Yaratıcı insandan sıkıldığını ve yarattığı güzeller güzeli dünyayı bu virüsten kurtarmaya karar verdiğini belirten rüyalarla donatır Nuh’un gecelerini. Nuh mesajı alır ve yaratılmışları yaradandan ötürü sevdiği için hepsinden birer çifti barındıracak büyüklükte bir su taşıtı inşa eder ailesiyle ve daha önce cennetten insanlara yardım için ayrılmış olan eski meleklerle.

Hadise bir nevi Field of Dreams’e ve “sen inşa et, onlar gelir” vakasına dönüşür. Tüm yaratılmışlar çifter çifter doldurur taşıtı ve büyük tufan başladığında hepsi emniyettedir. Araya tabii ki Kabiloğulları’ndan kötü bir adam, Nuhoğlu Ham’ın “manita takıntısı” gibi sorunlar çıkacaktır ama sonuçta “iman” galebe çalacaktır.

Bu tip İncil temelli mitleri sinemalaştırırken her çağın genel ruhuna binaen adapte etmek vazifedir. Sunulduğu izleyiciyle bağ kurabilmek açısından bu elzemdir de. Nitekim Aronofsky de bu yoldan şaşmıyor ve “istiyorsan alırsın” mottolu Wall Street’in sakallı ve çullarla donanmış versiyonlarını daimi kötü insan evlatları Kabiloğulları olarak karşımıza çıkarıyor. “İnsansın, o halde istiyorsan alırsın” teması açgözlülük eleştirisi olarak yeterince dillendiriliyor da karşısında “güzel” seçenek tüm insanları yeryüzünden silmek!

Aronofsky, hikayelerinin iddialı olmasını seviyor ama bazen hikayeleri, iddaalarının altında eziliyor. Bence yine böyle bir durum söz konusu. Bir yandan insanileştirmeye çalıştığı tam mümin bir peygamber (aile bireyleri ve ilişkileri vasıtasıyla) diğer yanda tam canavar Kabiloğulları. Bir kez daha insan doğasına karşı sağlam bir başkaldırı izleyeceğiz derken o da ne? Cevap: Love! Hemen K’naan’ın 2010 dünya kupasından şarkısını hatırlıyoruz: “I heard them say, Love is the way, Love is the answer, That’s what they say but look how they treat us, make us believers then they deceive us”

Bütün insanlığın yokoluş çığlıklarına kulak tıkamayı başarabilen Nuh, kendi torunlarına bıçak saplamaya çalışırken “Love” yüzünden vazgeçiyor –istemese de- emrini yerine getirmekle yükümlü olduğu Yaratıcı’ya karşı geliyor ve dünya silbaştan Kabiloğulları yerine Nuhoğulları’nın oyun alanı haline getiriyor. Çelişkiler yumağı, akıcılığı bozuyor, sorular birikirken hepsine cevap vermek için cılız çabalar filmi iyice zıvanadan çıkarıyor.

Tüm insanlığın yok olmasını Yaratıcısı uğruna sessizce dinleyen peygamberin, torun sevdasına Yaratıcı’sına karşı gelmesini insaniyetiyle açıklamak işte hep o dediğimiz İncil hikayelerini zamanın ruhuna uyarlama çabası. Ekranda çocuk, köpek ölemez ve tabii ki “Love” varsa “Hope” da vardır, “Hope” dediğin de hepimizi kurtaracak sonunda, yaşayalım o zaman lay lay lom!

Matrix’ten fırlamışçasına “İnsan dediğin, dünya isimli muhteşem hediyenin kurdudur ve tümden yok olması yaratılış açısından hayırlıdır” tezini iki saat işledikten ve on binlerin çığlığına kulak tıkama pahasına sırat-ı müstakim’de kalan Nuh iki torununun kara gözleri uğruna Yaratıcı’sına meydan okuyor. İstemese de.

Jennifer Connelly benim izlediğim performansları arasında en abartılısı ve dolasıyla en kötüsünü sunmuş. Russell Crowe başarılı. Aronofsky’nin görsel sorunları hiçbir zaman olmadı, yine yok; ama hikaye dediğim gibi iddiasının altında ezilmiş kalmış, çaresiz.

Mümkünse uzak durulası bir film NOAH. Tellioğulları’nı tekrar izlemeyi tercih ederim 🙂